17 Nisan 2019 Çarşamba

Sizi Nasıl Bilirler?

İnsanlara sorsanız, sizin hakkınızda neler söylerler düşündünüz mü hiç?
Yani dışarıdan, başkalarının gözü ile nasıl biri olarak görünüyorsunuz merak etiniz mi?
Peki desem ki aslında binlerce siz varsınız...
Nasıl mı?
Çok basit...
Sizi tanıyan herkesin aklında farklı bir siz yani sizin farklı versiyonlarınız var.
Yolda karşılaştığınız, bir kafede göz göze geldiğiniz, beraber çalıştığınız, size bir anlık soru soran, çocukluğunuzdan beri sizi tanıyan herkes aklında sizinle ilgili bir imaj yaratıyor. Üst komşunuz, anneniz, eski sevgiliniz, öğretmeniniz, müdürünüz, sinemada yanınıza oturan yaşlı teyze, karşıdan karşıya geçirdiğiniz emekli öğretmen amca...
Ve işin en tuhaf tarafı da; siz ve sizin bu versiyonlarınızın hepsi bir birinden farklıdır.
Annenize göre dünyanın en iyi evladı, üst komşunuza göre somurtkan biri, iş arkadaşınıza göre gıcık, öğretmeninize göre fazla şakacı, spor salonundaki bro'ya göre çok inatçı, trafikte tartıştığınız kişiye göre tam bir göt, yolda göz kırptığınız genç kıza göre tatlı bir adam ve eski sevgilinize göre...neyse, hangisini anlatayım...
Sonuç olarak sizinle geçirilen zamana, sizin o anki duygularınıza ve ortama göre aslında size temas eden herkesin aklında farklı ve çok sayıda sizler oluşur.
Bazen de siz ve sizin o imajlarınız örtüşmez ve siz aslında öyle değil de böyle biri olduğunuzu anlatmaya veya açıklamaya çalışırsınız.
Ben de kendi adıma; eskiden insanlara nasıl bir ben olduğum konusunda uzun uzun açıklamalar yapardım. Sonra baktım ki onlar duymak istedikleri gibi anlıyorlar, vazgeçtim.
Şimdi her ne yapıyorsam sadece istediğim için yapıyorum. İsteyen istediği gibi düşünebilir ve anlayabilir.
Hayatım ve yaptıklarım ben, keyfim ve kahyası hariç hiç kimseyi ilgilendirmez.

Ve iyi ki varsın sevgili ruh taşı diyerek size soruyorum;
Sizi nasıl bilirler?


10 Nisan 2019 Çarşamba

Son 3 Ay...

Bu kadar koşuşturmacanın arasında birisi size "Sadece 3 ay ömrünüz kaldı" dese....
Ne yapardınız?
Öyle yada böyle hayat devam ediyor, bazen içinde bulunduğumuz gün bitsin diye dua bile ediyoruz. Yeni bir gün yeni bir başlangıç bizim için.
Çoğu zaman da hayaller kuruyor ama tembel ruhumuzun poposunu bir türlü kaldıramadığımız için hayallerimizi arkası yarın dizileri gibi kurmaya devam ediyoruz.
Erteliyoruz mesela... Yarın..Pazartesi...Yılbaşından sonra vs vs..
O günler geldiğinde de yeni bahaneler üretmeye başlıyoruz. Kendimiz hariç her şeye ayıracak vaktimiz var nede olsa...
Peki...
Birgün birisi size geldi ve "Sadece 3 Ay Ömrün kaldı" dedi...
Ama gerçekten 3 ay ömrünüzün kaldığını düşünün...
Ne yapardınız?
Sanırım ilk bir kaç dakika veya saat şoktan kurtulamazdınız.
Sonra "hemen bir şeyler yapmalıyım" moduna girmeniz kuvvetle muhtemel.
3 Ay ömrü kalan birinin yapmak isteyecekleri çok uçta şeyler de olabilir ama şuan rutinde yaptıklarınızın büyük çoğunluğunu yapmayacağınız kesin...
Sabah 6 da kalkıp işe gitmek, zoraki konuştuğunuz bazı insanlara katlanmak, sevmediğiniz şeylerle uğraşmak zorunda kalmak gibi...

Buradan bence iki sağlam soru çıkar.
1. Bizi mutlu ve huzurlu kılacak şeyleri düşünmemiz ve onları bir liste haline getirmemiz için illa ki kısa bir süre sonra öleceğimizi mi öğrenmemiz lazım? Kaldı ki kısa bir süre sonra ölmeyeceğinizi ne biliyorsunuz?
2. Yok eğer siz böyle bir haber almadan da bir nevi "Bucket List" yani ölmeden önce yapılacak listesi hazırladıysanız neden hala o listede yapılmış bir şey yok?

Ölümün sizi ne zaman nerede bulacağının garantisi yok.
Buna rağmen neden hep 80'li yaşlarda öleceğinizi düşünüyorsunuz?
Yada hayallerinizi neden yıllar sonrasına atıp geciktiriyorsunuz?
Bak sinir oldum şimdi size, gidip bi kave alayım...
Sonra ben de düşüneyim;
Her günü "ölüm yakın" diye düşünerek yaşamak istesem, neler yapar veya neleri yapmazdım...

2 Kasım 2018 Cuma

Bize Yalan Söylediler...

60'lar, 70'ler, 80'ler ve hatta 90'lar...
Bizlere söylenen yalanlarla dolu...
Aşk filmlerinden bahsediyorum. Gerçek AŞK'ı var gibi gösteren ve hepimize gereksiz yere ümit veren filmlerden. Bu yalan 2000'li yıllarda da devam etti aslında. Bizler de inanmaya ve aramaya.
Hepimiz deli gibi ruh eşimizi aradık ve filmlerdeki gibi bize muhteşem duygular yaşatmasını bekledik...
Ama onlar filmdi ve çizgi filmlere inanmayı bıraktığımızda, aşk filmlerine inanmaya başladık.Kaçımız buldu peki o "AŞK" denilen duyguyu? Yoksa bizler aşk duygusunun kendisine mi aşık olmuştuk? Etrafıma baktığımda o kadar çok yalnız insan görüyorum ki...Boşananlar da cabası. Ne oluyor da peki çok ponçik başlayan ilişkiler bir süre sonra çatışmalara ve daha sonra da ayrılıklara dönüşüyor? Hani aşk?
Bence aşk da inanç gibi. Biz sadece bu kavramların varlıklarına ihtiyaç duyuyoruz kendilerine değil....

2 Şubat 2015 Pazartesi

Her Bitiş Bir Başlangıçtır...


16 Mart 2012'de, Yeni Başlangıçlar adlı bir yazı yazmışım. Buyrunuz linki:
http://uyanisani.blogspot.de/2012/03/yeni-baslangclar_16.html

Şansa bak.
Hayat, bir başka sona erişle beraber yeni bir başlangıç yapmamı istedi. Burada tek sıkıntı, her bitişin beraberinde bir hüzün ve yorgunluk getirmesi. Yoksa yeni başlangıçlar her daim bünyelerinde yeni umutlar taşıyor şüphesiz. Ancak, o umutları görebilmek için zamana ve dinlenmeye ihtiyaç var. Diğer taraftan fark ettim ki, uzun bir zamandır bloğuma yazı yazmamışım. Şimdi kısa bir dinlenme arası ve arkasından zaten aklımda olan şeyleri yavaş yavaş yazacağım buraya. E malum, biriken çok şey var....

23 Temmuz 2013 Salı

Farklılıklarımız ve Biz...

Halbuki etrafımızda aynı olan ne az şey var. Onlar dışında herşey farklı birbirinden. Yüzlerimiz, düşüncelerimiz, karakterlerimiz, doğamız ve ruhlarımız. Ne güzel bir zenginlik oysa. Bilim insanları, müzisyenler, sanatçılar, sporcular, savaşçılar ve diğerleri hep yaradılıştan ayrı olmanın sonuçları değil mi? Vicdansızların yaptıklarına karşı duran vicdanlılar. Kötülerin karşısına dikilen iyiler. Bizi mutsuz edenlerin ardından gelenler.
Peki o zaman bize benzemeyene duyduğumuz bu kin niye? Niye bizim gibi düşünmeyenleri hep suçluyoruz? Hatta ortadan kaldırmak bile istiyoruz sanki.
İlişkilerde, iş yerinde, toplumsal olarak verdiğimiz tepkilerde; ya bizdensin ya da........
Çok katıyız. Durup düşünmüyoruz bile. Sevgilimiz bizim gibi düşünmüyorsa, bize benzemiyorsa, farklı fikirleri varsa buyrun kavgaya. İş yerindeki mesai arkadaşlarımız için de geçerli bu. Ama orada kavgadan ziyade laf sokmalar, küçümsemeler ve sanki onun haksız olduğunu ispat etmekten başka işimiz gücümüz yokmuşcasına kıyasıya bir rekabet giriyor devreye.
Vahşeti, kötülüğü, ve suçu seçenleri ayırırsak, geriye kalan herkes orkestrada farklı bir enstruman çalmıyor mu? Neden dinlemek ve zevk almak yerine hep orkestra şefliğine soyunuyoruz ki.....