13 Mayıs 2011 Cuma

Hayırdır İnşallah...

Daha geçen gün bir şiir ve bir de yazı girmemiş miydim ben bu bloğa?
Ya birisi bloğumu hackledi yada kayışı kopartıyorum...
Ne güzel yorumlar da almaya başlamıştım.
Umarım bu iş rutine binmez, yani blog yazılarının kaybolması...
Neyse, 5 aydan sonra tek tük sigara içmeye başladım ki keyfim kaçtı.
Son 3 senedir her sene 5-6 ay bırakıyorum sigarayı sonra yine böyle tek tük içmelerle yeniden başlıyorum.
Ama her seferinde yine büyük bir azimle tekrar tekrar baştan başlıyorum.
Sadece sigarada değil, genel bir alışkanlık benimki.
Kaybettiğim yerden baştan başlamak...
Bir gün sıkılır mıyım acaba?
Neyse, bu sefer çok günlük yazar gibi oldu.
Şimdilik benden bu kadar...

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Keyif...

Sen olacaksın ki yanımda;
Yemek yemek keyifli olacak, uyumak, öpüşmek, gezmek zevkli olacak.
Sabahlamak, kitap okumak beraber, beraber sövmek ayarsız ağızlarla, beraber gülmek koca bir ağız dolusu.
Senin olduğun yerde utanma, arlanma, ayıp günah bile olmayacak.
Sonra sen olacaksın ki ben ben olacağım, baba olacağım, sevgili, dost, fedai olacağım.
Sen olacaksın ki sabahların tadı bir başka, gecenin zevki bir başka olacak.
Seninle gezmek gerek Akdeniz kıyılarını.
Ellerimizle balık yerken, lokmaları bir birimizin ağzına vermeli, beslemeli ve yıllara inat büyütebilmeli birbirimizi.
Daha o kadar çok ki seninle anlam bulması gerekenler ve seniz anlamını yitirenler.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Tozlu Anılar ve Aşk İzleri...

Sigarasını söndürürken telefondaki ses "Hoşçakal" diyordu.
Kısık ve sevgi dolu bir ses tonuyla "İyi bak kendine" diye karşılık verdi adam.
Ciğerlerinde ki son dumanı da penceresinden dışarıya yavaş yavaş üflerken yıllar öncesine, O güne gitti.
lisedeydi o zamanlar.
Dışarıda kapalı bir hava olmasına rağmen o gün neşesi yerindeydi.
Başkalarının aksine kapalı ve puslu havaları sevmişti hep.
Çalan zilin ardından yüzünde belli belirsiz bir gülümseme ile dersten çıktı ve merdivenlerden hızla inerek kantine girdi.
Görmesi gerekenleri görmüş ve göz kırparak " haydi dışarı" işaretini vermişti.
6-7 Genç koşturarak soluğu okullarının karşısındaki hamamın yanındaki arada almışlar ve duvara sırtlarını vererek hemen birer sigara yakmışlardı.
Bir anda başlayan neşeli sohbete eşlik eden kahkahaları dar sokağı çınlatıyordu.
O kaçamak zaman kırıntısında içilen sigaralar ve yanında kahkahalar ile paylaştıkları hayalleri en sıkıcı derslerin bile çabucak geçmesini sağlıyordu.
Keyifleri hepten yerine gelmişti.
Kısa bir süre sonra tekrar zil sesi duyuldu ve sohbetlerini bir sonraki araya bırakarak okula döndüler...

Ders beden eğitimiydi.
"İşte bugünü sevmemin başka bir nedeni daha" diye düşündü gülümseyerek.
Yavaşça soyunma odasına indi, üstünü değiştirdi ve arkadaki merdivenlerden ıslık çalarak kalabalık olan spor salonuna girdi.
Ortalığa şöyle bir göz attı, biraz salınarak yürüdü, bir iki arkadaşıyla şakalaştı ve yavaşça potanın dibine geçip voleybol oynayan arkadaşlarına katıldı.

Tam da "Bugün bir şeyler olacak sanki" diye aklından geçirirken;
Arkadaşı hızlı bir pas çıkardı ve o günün keyfiyle topa öyle bir vurdu ki...
Hızla yön değiştiren top bir anda ileride arkası dönük olan bir kızın sırtında patladı.

Kız bir anda acıyla arkasını dönmüş ve keskin bir bakış fırlatmıştı.

Aman Allahım...
Hayatında bu kadar büyüleyici gözler görmemişti.
Büyük bir şaşkınlık ve hayranlık içinde olduğundan aslında kızın acı ve sinir dolu gözlerle baktığını fark edememişti bile...
Top kızın sırtına çarpmıştı ama kesilen nefes çocuğun ki olmuştu.
Bir anda yer çekimi etkisini kaybetmiş ve gencin ayakları yerden kesilmişti.
Kulaklarında sadece kendi kalbinin atışı yankılanıyordu.
Her şey birden bire olmuştu.
Ağzında bir şeyler geveledi.
Özür dilemeye çalışıyordu ama yüzündeki salak gülümsemeye de engel olamıyordu...

Akşam olduğunda, koskoca günün geri kalanı sanki yoktu, yaşanmamıştı.
Aklında sadece kızın gözlerine baktığı "AN" vardı...
O gece ve sonraki pek çok gece "O ANı" tekrar tekrar yaşamıştı.

Aynı okulda olmalarına rağmen kızın adını bilmiyordu bile.
Öğrendiğindeyse bu isim yıllar boyunca yüreğinde bir iz olarak kalacaktı...
Bir kaç gün sonra yine bir tenefüste bir arkadaşının yanına doğru giderken, arkadaşının yanındaki kız gelenin kim olduğunu görmek için arkasını dönmüş ve genç olduğu yere çakılmıştı.
Bu bakışların sahibini günlerdir aklından çıkartamıyordu ve şimdi O yine karşısındaydı.
Yine nefesi kesilmiş ve ağzı kurumuştu.
Ya saçmalarsam diye düşünmüş ama kendisini toplayıp hem özür dilemiş hem de O'nunla tanışmıştı.

Derin bir iç çekerek tekrar pencereden baktı ve bir sigara daha yaktı.
O zamanlar daha 15 yaşındaydı ve sonrasında yıllar geçmişti.
Ama her şey dün gibi aklındaydı.
Kızın saçlarının kokusu, gülümsemesi, gözleri ve utangaç bakışları...
Diğer taraftan yine dün gibi hissettiği acılar bir anda sarıverdi adamı.
Çok kötü günler geçirmişti daha sonra.
İlk aşkın böyle bitmemesi gerekiyordu.
Sonra sigarasından derin bir nefes daha çekti ve yılların verdiği olgunlukla gülümsedi.
Acılar yıllar öncesinde kaldı dedi kendi kendine, acılar yıllar öncesinde kaldı.
Zaman, onlardan geçmişlerinden bir birine dokunabilen ve sadece sesleri olan iki kişi yaratmıştı.
Yine şükretti Tanrıya.
Baş ucunda duran saate baktı göz ucuyla.
Vakit geç olmuş ve artık yatma zamanı gelmişti.
Yıllar sonra ilk defa aynı şehirde aynı geceye ayrı bedenlerle uyuyacaklardı.
Uyandıklarında ise hayat her zamanki gibi kaldığı yerden devam edecekti.
Adam yatağına uzandı ve kızın adını bir kez daha mırıldanarak kendisini karanlığa bırakıverdi...

28 Nisan 2011 Perşembe

İzler...


Bedenlerimizdeki ve ruhlarımızdakiler.
Bazen ikisi de bir birine bağlı olarak oluşuyor.
Hani sevdiğiniz için kavga edersiniz ve yıllar sonra bile baktığınızda O'nu hatırlatacak bir yara oluşur bedeninizde.
Bazen de hiç ilgileri olmaz birbirleriyle.
Bedendekileri boşverin de ruhlardaki izler nasıl oluşurlar ki?
O izlerin nedeni öyle yada böyle sevdiğiniz insanlardır.
Sevmediğiniz kişiler sizin gönlünüzü çizemez ve kanatamaz.
Anneniz, babanız, kardeşiniz bile ufak bir çizik atabilir bazen.

Ama en derin yaraları sadece sevdiğiniz açabilir.
Bilerek yada bilmeyerek.
Her ilişki bir savaştır ve illa ki ayrılıktan sonra izler bırakır.
Bazen kan revan içerisinde bulursunuz kendinizi ve hiç bir şeyi görecek, duyacak, hissedecek gücünüz kalmaz.
Geçmesi mümkün değildir ama iyileşmesi zaman alır en nihayetinde.
Bir daha kimse canımı bu kadar yakamaz, acıtamaz beni dersiniz.....
Ama bağışıklık yoktur bu acıya.
Gene yanar canınız.
Aradan yıllar geçer ve bir bakarsınız ki ruhunuz ve kalbiniz izlerle dolmuş.
Sahipleri yok, nedenleri yok ve bazen anlamları da yoktur yıllar sonra.


Şimdi bir düşünün...
Sizin izlerinizin sahipleri kim?
Ne zaman açıldı o yaralar?
Ve kimlerde sizden kalma izler var?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Tunçtan Bir Anı...

Maçın sert ve çekişmeli geçeceği spor salonunun dışına taşan seslerden belliydi. Uzun zamandır bu kadar iddialı ve hırslı değildi hiç birisi... Evet.... O kupayı istiyorlardı. Soyunma odasında bir birleriyle sadece bakışarak konuştular. 13-14 yaşlarında olmalarına rağmen ruhlarına ve bedenlerine inanılmaz bir olgunluk ve soğukkanlılık hakimdi. O kasvetli atmosfer içerisinde bir ara aklında "Acaba O'da gelecek mi?" diye bir soru işareti belirdi ama sırası değildi bu düşüncelerin. Derin bir nefes aldı ve sessizliği "Haydi beyler" diye bağırarak yırttı. Bir anda kanları kaynamış, kasları gerilerek oturdukları yerden ellerini çırparak fırlamışlardı. Merdivenlerden savaşa hazır bir ordunun özel eğitimli ve O güne hazırlanmış bir takımı gibi indiler. Artık kalabalık bedenlerin ve çığlıkların doldurduğu salonun ortasındaydılar. Hemen gözü karşı potanın dibinde bulunan alt kattaki sıralara takıldı....

Evet oradaydı... Okuldan arkadaşları ile gelmişti ve inanılmaz gülümsemesiyle etrafa enerji yayıyordu. Birden kalp atışlarının daha da hızlandığını ve yüzünün yandığını hissetti... Aniden suratında patlayan top kulaklarında inanılmaz bir çınlamayla onu sahaya geri getirmişti... Sinirle etrafına bakınırken kıvırcık saçlı pivot pis pis sırıtarak göz kırptı.. "Dünyaya dön oğluuum dünyayaaaaa..."

Bir kaç turnike, 2'lik ve 3'lük derken ısınma bitmiş, maç başlamış ve hava atışında topu takımına kazandırmıştı. Karşı takımın potasına giderken gözü sürekli O'nu arıyor, büyük bir gayretle kendisini toplamaya çalışıyordu... İlk çeyrekte rebounda çıkarken aldığı omuz darbesi onu potanın arkasındaki parmaklıkların dibine uçurmuş ve göz göze gelip beraber kahkaha atmalarına neden olmuştu.

Sırf bunun için bile maçın sonuna kadar omuz darbesi alabilirdi... İlk yarı kafa kafaya bitmiş ancak ikinci yarı taraftarların ve takımın zafer çığlıklarıyla süslenmişti. Harika bir akşamdı.

Maç sonrasında arkadaşlarının ve O'nun oturduğu yere doğru gitmiş hep beraber kahkahalar atarak o anın tadını çıkarmışlardı. O dönem kızın bir sevgilisi olup olmadığını bilmiyordu ama çok yakın olduğu birisi vardı...Kıskanıyordu ama kendine o kadar güvenemiyordu.

Zaten "Hayatımda bir erkek olmasa seninle beraber olurdum" diyecek değildi ya... İnanılmaz güzel kokuyordu.

Gülüşü, dişleri ve o salınarak yürümesi yok muydu....Bir ara yan yana oturdular.

Gözlerini kızın teninden alamıyordu....Bu durumun tek bir tarifi olabilirdi..

Tutku...

Kalkma vakti gelmişti. Montunu alırken altında beyaz bir şey fark etti...Bu beyaz yün bir eldivendi...O'nun eldiveni...

Eve giderken yol boyu eldiveni suratından ayırmamış, kokusuyla adeta kendinden geçmişti.

Evde kimse yoktu.Hemen salona geçip müzik setini açtı.

Boat on the river favorisiydi. Ama bu sefer eli Scorpions'a uzandı ve Wind of Change'i açtı. Siyasi bir şarkı olmasına ve aşkla bir ilgisi olmamasına rağmen çok seviyordu o şarkıyı.

Yere uzandı, gözlerini kapattı ve sabun köpüğü gibi bir an mı yoksa Tunç gibi mi diye düşündü...Eldiveni koklayarak notaların ve ıslık seslerinin içinde kayboldu...